Ercem Pekel

• •

Zamanların En İyisiydi

1

İngiliz Yazar Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi adlı eserinde şöyle diyor: 

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Hem akıl çağıydı hem aptallık. Hem inanç devriydi hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi. Karanlık mevsimiydi. Hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı. Hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana. Sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin iyi ya da kötü fark etmez; sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.“

Tek sorunumuz sabır ve emeğe gösterilen değer…

İnsan kalitesi kavramında sıkıntılar yaşadığımız bizler, gelecek kuşaklara neler hazırlıyoruz?

Son 15 yılda, yapılaşma konusunda örnek gösterdiğimiz köprüler kurduk, harika binalar tasarladık, fiyat bakımından ücretsize varan sayısız kitaplar satışa sunduk dijital dünyaya uyum sağlayarak bu mecralarda da yayınlamayı başardık. Ödüllü salonlar tasarladık; bu salonların içinde sahne sanatları konusunda pek çok sıkıntıya rağmen sayısız gösteriler sunduk. Bakış açımıza göre değişebilecek, nitelikleri tartışabilir filmler hazırladık ve ekonomik kaygılara rağmen iyi kötü yayınladık. Bahsettiğimiz tüm bu gelişmeleri ne eksik ne de fazla bir şekilde, belli bir seviyeye kadar hazırlayıp, bu topraklarda yer almasını sağladık.

Peki 2000’li yılların başında doğup, ufak ufak hayata atılmaya başlayacak bu yeni kuşak, gelecek için neler yapacak?

Yaşamın içinde en temeller arasında yer alan din, milliyetçilik, popülizm gibi kavramlar insanoğlunun kendini önemli hissetmesinden dolayı var. Teknolojinin dur durak bilmeden ilerlemesi ve bu gelişmenin iş hayatını etkilemesi, insanlar üzerinde kendilerini işe yaramaz hissedilmesine yol açmaya başladı. İş dünyasında hissedilen sömürülme duygusu yerini kenara fırlatılmak, etkisizleştirme korkusuna bıraktı.

Devletlerin, toplum yönetimlerinin yeni bir yapıyla tanışması gelecek 50 yılda kaçınılmaz olacak.

Yeni bir hikaye nereden başlayacak? Yeni kuşaklardan mı?

Geleneksel medyanın onlara vaat ettiği hiçbir şey yok. Bu durum onları sosyal medyaya yönlendiriyor ve bu sayede Youtube’daki zombi fenomenler ortaya çıkıyor. Çıkan bu figürler ise popülizm içerisinde destekleniyor. Aynı doğrultuda habercilik kavramıda değişiyor. Haber üretimi, haber takibinin boyut atlamasıyla o da farklılaşıyor. 

Bahsettiğim bu gelişmeleri bir domino taşı gibi düşündüğümüzde sonunu kestiremediğimiz bir değişimin ortasında kalmış durumdayız. Bu değişim içerisinde kendimizi bir şirket olarak düşünürsek, süreç içerisinde 20’li yaşlarımızda her şeyi yapmaya çalıştığımız gibi devam etmemiz mümkün değil. Günümüz dünyasında insanlık olarak bilmemekten nefret ediyoruz. İçimiz içimizi yiyor bu konuda; bilmemekten dolayı ölüyoruz. Belirsizliği kaldıramıyoruz, yeni nesil ise hiç kaldıramıyor. 

Sınırları zorladığınızda biri dönüp ‘senin derdin ne?’ diye sorar. Evet, bizim derdimiz ne? Yaşamımız boyunca anı yaşamayı bilip, zorlu koşullarda mutlu olmak daha tatmin edici bir şey. Zorluk görmeden elde edilen hiçbir şeyin zevki olmuyor. Rekabeti ve endişeyi yaşamalıyız. Bu şekilde üretebiliriz.