Ercem Pekel

• •

Gama

“Tasarımı olmayan bir hayat dengesizdir. Kişi can bulduğu andan itibaren ilkelerin gerekliliği başlar. Korkakça geri çekilmekten daha utanç verici bir şey yoktur. Ruhumuzu zapt eden ve oyalayan, daha fazlası için kendisini zorlamasına ve tüm gücüyle savaşmasına engel olan tüm hataları ortadan kaldırmadığımız müddetçe aynı şey tüm ilişkilerimizde başımıza gelecektir.” (Ahlak Mektupları)

Etiğin, hukukun, ahlakın, toplumun, ailenin kısacası her şeyin değişmenin ötesinde “yeniden yazıldığı” dönemin kapısını araladığımız an’lardayız. Yaptığımız iş her ne olursa olsun eğer “otomatikleştiriliyorsa” bunun yapay zekaya devredileceği, iş tanımımızın, iş yapısının kökünden değiştiği ezberbozan bir başlangıçtayız.

Yaratıcılığın ve gerçeği yorumlamanın bu kadar kıymetli ve güçlü kalacağını, en ileri teknolojilerin bile bu yeteneklere ulaşmak için çaba sarfedeceklerini açıkçası hiç tahmin etmemiştim. Aradığımız gerçeğe ulaşmamız için toplum dinamiklerini bilmemiz gerekiyor; sosyoloji, psikoloji hatta antropoloji, politika, diplomasi, hukuk açılarından konulara göz gezdirmeyi bırakmamamız gerekiyor. Zaman zaman gama düştüğümüz bu dönemde duygularımız nerede duruyor? Alakasız gözükse de; eğer nerede olduğumuzu bu noktada bilebiliyorsak yapay zeka konusunda da onu kontrol edebilen tarafta yer alabileceğiz.

Neoliberalizmin bize inandırdığı harika bir masal var; bizi başarının yalnızca bireysel çaba ve yeteneklere bağlı gösterdiği, bireyin tek başına kendine yetebildiği, ekonomik hedeflerine ulaşmak için insanlara olabildiğince özgürlük tanımaları gerektiğini odak noktasına alan bir masal. Hikayenin sonunda insanlığın geldiği noktaya baktığımızda “medeniyet” projemizin buralara gelmesi çok acınası bir durum. İnceden inceden dayatılan bu ekonomi toplumsal kurallarımıza, ahlakımıza yansıyor ve kuşak farklılığı kılıfıyla değişen kimliklere yol açıyor. Bingo! Cin şişeden çıkmış gibi içimizdeki en karanlık taraf bir anda ortalıkta gezinmeye başlıyor.

Hikayenin gittiği yer pek keyifli değil. Oysa bireysel anlamda çalışıp mükemmel bir toplumsal yaşantı kurabilirdik. Bugün bir yerde 4-5 arkadaş harika yemeklerin eşlik ettiği, keyifli bir muhabbetin tam ortasında dijital algoritmalara ihtiyaç duyup, telefonlarımıza sarılabiliyorsan bu bizi yalnızlaştıran yeni döneme ne kadar sarıldığımızı göstermektedir.

Gerçeğin peşinde koşup; gerçek arkadaşlar, gerçek muhabbetler, gerçek çalışma, gerçek an’ların yolundan mı gideceğiz? Yoksa hipergamiye kapılan iş arkadaşlıkları, masadan kopuk şekilci muhabbetler, çıkarlar ve mutsuzluklarla dolu bir sosyal hayat, gerçeğe ihtiyaç duyulmayan neoliberal dünyanın etkisinde hissiz tüketenler arasında mı yer alacağız? Bu seçim; ne kadar gerçek, ne kadar sahtede yaşayacağımızı ölçümleyebilmemizle alakalı.