Ercem Pekel

• •

Paradigma

Ürün üretmenin çok ötesinde “dönem” üreten tekno oligarklardan daha önce, hatta epey önce (!) bahsetmiştim.

Bugün yaşam biçimimizi yerinden oynatıp, değerlerimizi alt üst eden teknoloji; hayatı kolaylaştıran uygulamalardan, daha hızlı çalışan sistemler kalıbından çıkarak, güvenliği yeniden tarif eden, ülkelerin kırılganlıklarını anlık bir şekilde takip eden bir yapıya evrilmiş durumda. Savaşı, istihbaratı, gözetimi ve kamu yönetimini görünmez yazılım katmanları üzerinden bizleri hissettirmeden yeniden şekillendiriyor.

Palantir meselesi de tam olarak burada başlıyor. Çünkü karşımızda; devletlerin, orduların, istihbarat kurumlarının, güvenlik politikalarının ve yapay zekanın aynı masada buluştuğu yeni çağın en sert sorularından biri var.

En rahatsız edici soru tam burada doğuyor: Geleceği kim yazacak? Kod yazanlar mı, karar verenler mi, yoksa bu kararların sonucunu yaşayan insanlar mı?

Palantir’in X’te yayımladığı manifesto bu yüzden bu kadar tartışıldı. Çünkü metin açık bir mesaj veriyor: 

Silikon Vadisi artık sadece gündelik hayatı kolaylaştıran uygulamalar üretmekle yetinmemeli; devlet, savunma ve ulusal güvenlik alanında daha aktif rol almalı. Geleceğin sert gücü yazılım üzerine kurulacak…”

Bu cümle ilk bakışta teknolojik bir öngörü gibi dursa da arkasında çok daha derin bir kırılma var. Yazılım artık sadece sistemleri çalıştıran bir araç olmaktan çıkıyor. Hangi verinin öncelikli olduğunu, hangi riskin büyütüleceğini, hangi hareketin tehdit olarak görüleceğini ve hangi kararın “rasyonel” kabul edileceğini belirleyen görünmez bir güç haline geliyor.

Fakat büyük vizyonların her zaman büyük fayda üretmediğini de unutmamak gerekiyor. Bazen ilerleme diye sunulan şey, insanın özgürlük alanını daraltan yeni bir düzenin altyapısına dönüşebiliyor. Bazen hız, verimlilik ve güvenlik kavramları, şeffaflık ve etik sorumluluk tartışmalarını gölgede bırakabiliyor.

Bu nedenle Palantir meselesi bir şirket gündeminden daha fazlası. Yapay zekanın, verinin ve devlet gücünün hangi değerler üzerinden birleşeceğine dair büyük bir çağ sorusu.

Palantir’in manifestosu rahatsız edici bir metin olabilir. Ama tam da bu yüzden önemli. Çünkü bize teknoloji şirketlerinin artık sadece ne geliştirdiğiyle anılmayacağını hatırlatıyor. Yeni dönemde asıl soru şu olacak:

Geliştirilen teknoloji kime, neye ve hangi gelecek fikrine hizmet ediyor?

Yeni çağın meselesi bu yüzden sadece inovasyon, savunma, hız ya da veri kapasitesi üzerinden okunamaz. En önemli konu teknolojinin hangi etik sınırlarla büyüdüğü. Çünkü denetlenmeyen her güç, bir süre sonra kendi hikayesini gerçekliğin yerine koymaya başlar.

Tam da bu noktada toplumu oluşturan insanın aradığı mutluluk boşluğunda derinlik artıyor. Derinlik arttıkça tutunduğumuz ya da kendimizi gösterdiğimiz iş, eğitim, kariyer kavramlarını kimlikleştirmeye aidiyetin ötesi bir boyuta taşımaya başlıyoruz. Oligarklar tepemizde tepişirken, kendi soğukluklarını defilelere katılarak kültür arayışında çare ararken, kendimizin kendimiz olmaktan çıktığı dijital dünyada, kurumsal hayatta “en tepeye” ulaşma arzusunda robotlaşıyoruz.

Herkes normal hayat yolculuğunda deneyimlendi, hepimiz geri bildirimlendik, her beyaz yakalı gibi hepimiz proje yolculuklarına başladık, ödüllendik. Stresi baskıladığımız bu aynaya bakarak yaşama döneminde, her adımda beklediğimiz onaylanma arzusu bizi işin içinden çıkamadığımız bu kuyunun içine atmakla meşgul. Zihnimizin susmaması, onaylanma bağımlılığımızla baş edemediğimiz şu zamanda da error verip eski Türkiye özlemine sarılmamız da tam olarak bundan olabilir. Her şeyin insani kaldığı bu dönemi, yine dönemin ikonlarına sarılarak sürdürüyoruz. Belki bir Tarkan konseri, Fenerbahçe’nin eski kadrosuna duyduğumuz özlem, eski kült filmlerin devam serileri trendi, Sezen Aksu’nun yeni albümleri, Şebnem Ferah’ın sahneleri dönmesi…

Eee iyide ne olacak yani? Günün sonunda tüm bu rüzgar durulup, gün batımını karşılarken insan kalmamız gerektiğinin bu hikayenin insan kalabilme hikayesi olduğunu anladığımız her şey değişecek. Oligarkların insanlaşıp, bizlerin hissizleştiği bu dönemde kurumsallaşmanın da sahicilik, insancılık olduğunu doğru yorumladığımızda istediğimiz yere ulaşacağız. Yalnızca kendimiz olup, önümüzdeki tabağa baktığımızda kuyuya düştüğümüz bu saçma paradigma da, bizden uçup gitmiş olacak.