
“Rüyalar gerçek değil mi? Yani bulutlar gibi…”
Tüm sekmeleri her zaman açık bir çocuğun varsa bu şahane sözler etkili kılabiliyor hayatımızı.
Her gün bir önceki güne göre daha hızlı, daha gürültülü, aşırılıklarla dolu bir sabah uyanıyoruz.
Hareketi, fazlalığı anlamlı saydığımız türbülanslı zamanda; davranış açısından pek çok konuda bir anlam arayışına giriyoruz. İnsanlar anlam, haz noktasında bir kez önemsemeyi bıraktığında arka plandaki ruh uçup gidiyor.
Bir cevap bulduk, yeni bir soru için.
Yeni zamanın en merak edilen sorusu kazananların kimler olacağı falan değil, peşinden gideceğimiz hangi hikayenin bizleri geleceğe nasıl ulaştıracağı…
Açılacak yeni kapılar her zaman hikayenin seyrini değiştirmiştir, hala öyle.
Mesafeyi sıfıra indiren teknoloji; sosyal hallerimizi de sıfıra indirmeye yakın. Geri dönüşü olmayan yanlışlarımız, alfalık görülen baskın kabalıklarımız, maruz kaldığımız sönük espriler ahlaki açıdan yozlaştığımız bugünün içine sıkıştırılıyor.
Toplumun tanımlandığı ilk döneme geri dönelim; sen-benden ötesinde biz olgusuna. Koca fillerin, kuşlar tarafından yenildiği, büyüğün her zaman kazanamayacağını hatırladığımız an’lara. Geç değil; yeni güven limanlarını “biz” olduğumuzda yeniden inşa edebiliriz.
İtiraf edelim geldiğimiz noktayı “Ben demiştim.” diye tahmin etmek imkansızdı. Çok farklı öngörüler aktardık ama böyle bir delilik halini öncesinde söylemek sıfıra yakındı. Türbülans içindeki mantıksızlık dijitalde de etkisini hissettirince; alakalı olmakla bir derdimizin kalmadığı bir iletişime doğru evrildik sanki.
Gerçekte çok anlamlı; dijitalde ise çok anlamsız, arası olmayan saatlerimiz başladı. Oğlumun sorusu haklı sanki; rüyalar gerçek değil mi? Yani bulutlar gibi…