
Bu aralar Edward Hopper’ın “Gece Kuşları” tablosuna gözüm fazlasıyla takılıyor.
Gece. Aydınlık bir mekan. Birbirine yakın oturan insanlar. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde. Ama resmin içinde insanın içine işleyen bir mesafe var.
Oldukça tanıdık değil mi?
Modern hayatın bütün konforunu inşa ettik. Bedenlerimiz için her şeyi kolaylaştırdık. Acı çekmenin fiziksel koşullarını azaltmaya, hayatı daha zahmetsiz hale getirmeye çalıştık. Ama bedenler refah içindeyken, ruhlar büyük buhran içerisinde.
Belki de Hopper’ın o gecesinde beni en çok düşündüren şey bu. İnsanların aynı ışığın altında oturup bambaşka karanlıklardan geçebilmesi. Hayatı bu kadar kolaylaştırırken, birbirimize ulaşmayı nasıl bu kadar zorlaştırdık?
Hayatı hep kendi bulunduğumuz yerden anlamlandırıyoruz. Kendi doğrularımız, kendi yaralarımız, kendi tecrübelerimiz üzerinden. Oysa aynı manzaraya bakıp birbirinden bambaşka şeyler hisseden milyonlarca insan var.
Hepimizin başka insanlarla başka bir hali var. Kalabalıkların içinden insan seçmeyi, her yakınlığı dostluk sanmamayı, her güzel cümlenin arkasında aynı güzellikte bir niyet aramamayı öğrenmek. Tercih edilmiş, hatta özenle tasarlanmış yalnızlıklarımız var artık.
Kendi sınırlarımızı korumaya çalışırken bazen o sınırların içinde mahsur kalıyoruz.
Bilmiyorum. Teknoloji mesafeleri kısaltırken, biz birbirimize ulaşmanın yollarını biraz daha kaybediyoruz.
Düşünsenize.
Sosyalleşmenin tarihte belki de hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bir dönemde, birbirimizle giderek daha az konuşuyoruz.
Herkesin hayatından haberdarız ama kimsenin hayatına tam olarak temas edemiyoruz. Birbirimizin nerede olduğunu, ne yaptığını, ne yediğini biliyoruz. Ama nasıl olduğunu sormaya, cevabını gerçekten dinlemeye pek vaktimiz kalmıyor.
Büyülü gelen şeylerin dandikliğiyle beraber taban tabana zıt ilerleyen tuhaf bir hayatın içindeyiz.
Bütün bunları düşünürken aklıma sık sık aynı şey geliyor: Bizim manzara olarak gördüğümüz bir başkası için yalnızca toz bulutu olabiliyor. Biraz hüzünlü, biraz şaşkın bir haldeyiz esasında.